Ana içeriğe atla

Üşüyoruz Öğretmenim. "Sivas’ımı Sıtkınan Sevdim" (Sayfa 22) KADİR ÜREDİ Seneler… Geride kalan onlarca sene… Kıtlığın, yokluğun, savaşın acılarını oyunlarımızın bir parçası sanarak; göğsümüzden günde kaç inilti koptuğundan habersiz aç yatıp aç kalktığımız zalim seneler… Bugün ihtiyar ruhumuzda tortusu kalan çocukluğumuzun o yıllarını görebilmek için mazinin peçesini araladım ve Çifte Minare’nin arkasındaki İsmet Paşa Mektebi’nde geçen talebelik yıllarımıza son bir defa bakmak istedim. Okula kaydımı babam yaptırdı. Kocaman bir masanın arkasında oturan babacan amca nüfus cüzdanıma baktıktan sonra makamında şapka çıkan babama; ‘’Şükrü usta, çocuk sekiz yaşını geçmiş. Niye daha önce kaydını yaptırmadın?’’ dedi. Babam boyun büktü, ‘’bilemedik, hesaplayamadık, kusurumuzu bağışla Müdür Bey’’ dedi. Müdür; ‘’Yazık, emsallerinden geri kalacak.’’ Gökyüzünün simsiyah bulutlarla kaplı olduğun bir Eylül sabahında, mektebin zemin katında, geniş duvarlarındaki ufacık pencerelerinden az ışık alan loş sınıflardan birinde derse başladığımızı hatırlıyorum. Beni okula kim getirmişti, yanımda kimler vardı, hatırlamıyorum. Sınıfın en arkasındaki sıralardan birine oturdum. Yanıma benim gibi çekingen bir çocuk oturdu. Daha sonra sıralar öğrencilerle doldu. Hepimiz ağlamaklı bir suskunlukla bekliyoruz. Kıyafetlerimiz perme perişan, çoğumuzun elbiseleri yamalıklı. Sürekli güneş altında oynadığımız için hepimizin yüzünde pas kırmızısı gün yanığı izleri… Aklım mahallede yarım bırakıp geldiğim oyunda. Sıkılıyorum. Sınıfa bir abla girdi. Güler yüzüyle, konuşmasıyla yüreğimizi ısıttı. Korkularımız aldı götürdü. Burunlarımızı sık sık silmemizi tembih ettikten sonra isimlerimizi sordu. Kendini tanıttı; ‘’Ben sizin mualliminizim, ismim Güllü Akın.’’ Zaman zaman çalan bir çıngırak sesiyle okulun geniş bahçesine çıkıyor, ikinci zil sesiyle de sınıflara doluşuyoruz. Biraz gönülsüzce okula gidip geldiğim günlerden birinde; babamın o yıllarda Sivas’ın tek kırtasiyecisi olan Kitapçı Kamil Efendi’nin dükkânından aldığı ‘’renkli, resimli kıraat kitabı’’, saman dallı dediğimiz ince defter, ucu sık sık kırılan kalem ve anamın ‘’Düşürür de kaybedersin!’’ diyerek ortasından bir ip geçirip boynuma astığı silgi beni İsmet Paşa Mektebi’nin öğrencileri arasına katmıştı. Okulun disiplinli ortamına güçlükle alışabildiğimiz günlerden neçe sonra kıraat kitabımızdaki renkli resimlerin altlarına yazılmış olan, adına harf dedikleri acayip şekilleri birleştirip de kıraati söktüğümüz gün okuma yazma tiryakiliğine ilk adımlarımızı atmış oluyorduk. Ben etrafımdan çok muallimemizin anlattıklarına dikkat eder, söylediklerini zihnime yerleştirmeye çalışırdım. Aradan kaç hafta geçti bilmiyorum. Hala ilk gün oturduğum en arkadaki sıradaydım. Bir sabah öğretmenimiz yazdığım yazılara baktı. Kıraat kitabından bir bölüm okuttuktan sonra, ‘’Kitaplarını al, öğretmen masasının yanındaki sıraya otur’’ dedi. En arka sıradan en ön sıraya geçmem okuma hevesimi daha da artırdı. Nedense beni, ikinci sene başka bir sınıfa verdiler. Sınıfımız okulun ikinci katında çok pencereli aydınlık bir sınıf. Öğrencilerin çoğu temiz kıyafetli. Öğretmenimiz Fikriye Akumut nam-ı diğer ‘’Kara Fikriye’’. Bu sınıfı, arkadaşlarımı, öğretmenimi daha çok sevdim. Şehrimizin ileri gelenlerinin çocuklarıyla aynı sınıfta okuyoruz. Vali Necmettin Ergin’in kızı Emine Ergin, Cer Atölyesi’nin müdürü Suat Kurt’un kızı Erer Kurt, Kitapçı Kamil’in torunu Temel Kitapçı, mebus Ziya Bey’in torunu Yurdagül Başara, Osman Ağa Konağı’nın sahibi Albay Behçet Bey’in kızı Türkan Başara… Ayrıca doktorların, subayların, daire amirlerinin çocukları… Ama sınıfta benim gibi kılığı kıyafeti düzgün olmayan pek çok fakir çocuğu da var. Bununla beraber biz fakir, zengin ayrımı yapmadan birbirimizle kaynaşmış bacı, gardaş olmuştuk. Valinin kızıyla aynı sırada oturduk. Atölye müdürünün kızıyla lojmanlara gider, ders çalışırdık. Ben her defasında utanır, sıkılırdım. Annesi, ‘’sıkılma oğlum, utanma’’ der, başımı okşardı. Ders çalışırken daha önce hiç görmediğim, tatmadığım kurabiyeler getirirdi tabaklar dolusu. Ben yinede utanır yiyemezdim. Kurabiyeleri kâğıda sarar, ceplerime doldururdu evde yemem için. Bir günlük hakkımız olan iki dilim ekmeği yiyerek yarı aç yarı tok büyüme uğraşı verdiğimiz savaş yılları… Ekmeği, şekeri, gazyağını hatta giydiğimiz külotların bezini karneyle alıyoruz. Hemen her şey karaborsada, el altından çok pahalıya satılıyor. Gücümüz yetmediği için alamıyoruz. Ne üstte var ne başta. Bizim gibi fukara çocuklarının kıyafetleri perme perişan, elbiseler yamalıklı. Bir ipliğini çeksen kırk yamalık dökülecek. Zaman zaman Atölye’nin saat kulesi ile Belediye’nin çatısındaki kornalar acı acı öter. Dersi, kalemi, defteri bırakır, dışarıya, okul bahçesinin en kuytu yerlerine koşuşuruz. Okulun tüm öğrencileri çömelir, dakikalarca bekleşirken düşman uçakları başımıza bomba atacak diye korkarız. Bazı arkadaşlarımız ağlaşır, öğretmenlerimiz, ‘’korkmayın, bu bir tatbikat’’ der. Bizim ilkokul dönemimiz İkinci Cihan Harbi yıllarına denk geldi. Çok şükür savaş belasına bulaşmadık ama en az savaşa katılan ülkelerin insanları, çocukları kadar sıkıntı çektik. Babalarımız kazanabildikleri parayla ancak karınlarımızı doyurabilecek rızkımızı alabiliyor. Yazmaya kalem, defter bulamıyoruz. Sınıfta öğretmenimizin, camlarının çoğu kırılmış, sürekli kilitli, camekânlı bir dolabı var. Bazen bu dolaptan saman dallı, incecik defterlere birkaç kalem çıkarır, kalemleri ikiye üçe böler, bizlere dağıtır. İnce bir defterle ufacık da olsa bir kalemimiz olduğu için seviniriz. Kalem çabuk tükenmesin diye, deftere fazla bastırmadan yazarız. Evlerde geceler gaz lambasındaki yağ çabuk tükenmesin diye çoğu zaman karanlıkta oturduğumuzdan analarımız derslerimizi gündüz gözüyle çalışmamızı tembih eder. Sabahleyin sınıfımıza öğretmenimizin gelip ‘’Günaydın Çocuklar!’’ der dermez hepimiz bir ağızdan, ‘’Türk’üm, doğruyum…’’ andını söyleriz. Sıralarımıza oturmadan öğretmenimiz, ‘’işliklerinizin düğmelerini çözün’’ der. Sınıfı bit muayenesinden geçirir, erkeklerin iç çamaşırlarına, kızların saç diplerine bakar. Bit bulunca çamaşırlarımızı değiştirmek için evlerimize gönderir. Sınıftan mahcup bir yüzle çıkarken arkadaşlarımızın alaycı bakışları altında ezildiğimizin resmini hiç unutamam. Sıcak aylar neyse de kışın ders yapmak bizim için bir işkence olurdu. Ayakkabılarımızın tabanı delik, karlara buzlara basarak okula geliyoruz. Ayaklarımız, ellerimiz donuyor. Isınmak için sıramızda birbirimize sokuluyoruz. ‘’Öğretmenim, üşüyoruz, yazı yazamıyoruz’’ diyoruz. Çünkü sınıfın sobası yanmamış. Öğretmenimiz okulun hademesi Halil Emmi ‘yi çağırtıp ‘’Halil Emmi, niye sobayı yakmadın? Çocuklar donuyor’’ der. Halil Emmi boynunu büker, iki eli yanına düşer, ağlamaklı bir sesle, ‘’Vallahi odun kalmadı hoca hanım’’der. Fikriye öğretmen çaresiz kalır, ‘’çocuklar, ellerinizi koynunuza sokun, ayaklarınızı yere vurun, ısınırsınız.’’ Oturduğumuz yerde tepiniriz. Taban tahtalarından toz yükselir. Bakar ki olmayacak, çaresiz bir sesle ‘’Kâfi, çocuklar!’’ der. Biz 1933 – 1935 tevellütlü çocuklar, valinin, paşanın, doktorun, fabrika müdürünün, amelenin, rençperin, hamalın çocukları aynı sınıfta, aynı sıkıntıları çekerek büyüme uğraşı verdik. Sabahleyin sınıfa doluştuğumuzda ilk işimiz zengin arkadaşlarımızın çantalarında getirdikleri yiyecekleri yemek olurdu. Bilirlerdi bizim karneyle alınan çeyrek ekmekle yirmi dört saat yarı aç, yarı tok idare ettiğimizi. Onun için getirirlerdi. Sami Yeğen gazete kâğıdına sarılmış köfteler, Öniz Özbay poğaça, Emine Ergin pasta, çörek, Kurt fındık, üzüm, şekerleme, Temel Kitapçı kurabiye getirirdi. Bunları bazen yufkalara ‘’düremeç’’ eder, yerdik. Böylesi ziyafetler haftada birkaç defa tekrarlanırdı. Okulumuzda yetim çocuklara yemek verilirdi. Yanımda oturan arkadaşım da yetim olduğu için o da bu yemekten yerdi. Hiç unutamam, bir gün yemekten geldi. Kâğıda sardığı bir şeyi cebinden çıkardı. ‘’Gardaş’’ dedi, ‘’Bu günkü yediğimiz bu şey neyse bilemedim. Ama öyle lezzetliydi ki suyuyla birlikte birini ben yedim, tekini de sana getirdim. Tadına bir bak.’’ Parmak kalınlığında, ufacık beyaz bir şey. Öğretmene sezdirmeden ağzıma attım. Aman Allah’ım, bu ne lezzetli bir yiyecek! Tatlı mı tatlı, üstelik mest edici bir karanfil kokusu var. Tadına doyamadığım için bir müddet ağzımda beklettikten sonra yuttum. Elma kompostosunu ilk kez o zaman tatmıştım. O gün bu gündür ne kadar elma kompostosu yedimse o tadı alamadım. Bir sabah okula gideceğim. Anam akşamdan kalan yavan ‘’sübüra’’ dan bir tas doldurup elime tutuştururken, ‘’Ben bugün hamama gideceğim. Öğleye eve gelme. Mektepte bunu ye’’ dedi. Ağaç kaşığı defterimin arasına koydum. Elimde bir tas dolusu sübürayla okula geldim. Herhalde dördüncü sınıftaydım. Öğretmenimiz arkası bize dönük, bir yandan kara tahtaya bazı şekiller çiziyor bir yandan da çizdiklerini anlatıyor. Vakit öğleye yakın. Acıktım. Sübüra sıranın gözünde. Daha fazla dayanamadım. Tası oturduğum sıranın bölümüne koydum. Yanımdaki arkadaşımla başladık kaşıklamaya. Bir o yiyor bir ben yiyorum. Kaşığı nöbetleşe kullanıyoruz. Sıraya damlayan bulaşığı da kolumuzla siliyoruz. Sübüra beni öylesine mest etti ki kalem açtığımız jileti çıkarıp sıranın üstüne sıkıştırarak parmağımla vurmaya başladığımın farkında bile değilim. ‘’Dın dın da dın dın…’’ Jiletten çıkan bu sese kendimi kaptırmışım. Aklım sübürada, kulaklarım jilet sesinde dalıp gitmiştim. Enseme okkalı bir şaplak yiyince afalladım. Kaşık bir tarafa, sübüra tası bir tarafa. Öğretmenimiz jiletin tıngırtısını işitince bana sezdirmeden yavaşça arkama geçmiş, enseme şaplağı yapıştırmıştı. Benim bu şaşkın halime bir yandan gülüyor bir yandan da ‘’Ha koca bebek ha!’’ diyordu. (Okula geç başladığım için öğretmenimiz bana ‘’koca bebek’’ der, ayak işlerini de bana yaptırırdı.) ‘’Nur içinde yatsın’’ öğretmenimiz beni çok severdi. Her metin okuyuşumda başımı tıpışlar, ‘’Sende iş var’’ derdi. Herhalde resmi güzel yapardım ki sınıf duvarlarını bir baştan bir başa kadar çevreleyen tarih şeridinin resimlerini de bana yaptırmıştı. Bir dönem yazı dersimize İsmet İnönü’nün de öğretmenliği yapan Abdi Kalfa geldi. Sevecen, bilge bir ihtiyardı. Güzel yazı dersleri aynı zamanda vatan sevgisi ve ahlak bilgisi dersleriydi. Okulumuz Çifte Minare’nin on beş metre kadar arkasında, birinci katı taştan ikinci katı ahşaptan yapılmış büyük bir bina idi. Minarelerin taç kapısıyla okul arasında, sal taşları döşenmiş daracık bir yol vardı. Bu yolun her iki tarafına delikli, motifli taşlar ve sütunlar, bu sütunların üzerine de top şeklinde kocaman, siyah taşlar konmuştu. Merak eder, bu taşlara dakikalarca bakardım. Rahmetli Abdi Kalfa bir gün beni yine bu taşlara bakarken görmüştü. Yanıma gelip ‘’Oğlum, şu iki tarafı delik taşlara ‘sadak taşı’ denir. İstemeye utanan fakirler için yapılmıştır. Sütunların üzerindeki şu siyah taşalar da Timur’un Sivas surlarını yıkmak için mancınıklarla attırdığı taşlardır’’ demişti. Bugün sadaka taşı Kale Camii’nin, siyah taşlar ise Buruciye Medresesi’nin önünde sergilenmektedir. Bazı arkadaşlarımız aile bütçesine katkıda bulunmak için okuldan ayrıldı. Yemenici, kalaycı, bıçakçı, tıktıkçı dükkânlarına çırak olarak girdi. Birkaç arkadaşımız o yılların sıkıntısına dayanamayıp vefat etti. Günlerce ağlaştık. Babalarının tayinleri başka memleketlere çıkan arkadaşlarımızdan ayrılırken hıçkırıklara boğulduk. Savaş yıllarında çektiğimiz sıkıntılar bizi birbirimize kenetlemişti. Acı çekenleri dayanışması bir başka olur. Biz el kadar sabiler o senelerde gerçek dayanışmanın erdemini sergiledik. Yol sonu yaklaştı. Beşinci sınıftayız. Okuldan ebediyen ayrılmamıza sayılı günler kaldı. Alt sınıflardaki öğrenciler bize misafir gözüyle bakıyor. Bahar tüm güzelliklerini sergilerken okul tatil oldu. Biz son sınıflar karnelerimizi almadık. Diplomalarımızı alabilmek için değişik okullardan gelen altı öğretmenin oluşturduğu ‘’Mümeyyiz Heyeti’’ karşısında imtihan olacağız. Heyecanlıyız. Devamlı ders çalışıyoruz ama imtihan korkusunu bir türlü yenemiyoruz. Analarımızın, ninelerimizin okuyup üflemeleri, sırtımızı sıvazlamaları ve dualarından sonra okula, imtihana geldik. İmtihan olacağımız sınıfın kapısında bekleşiyoruz. Öğretmenimizin beni ve bir arkadaşımı Kurt’la beraber eve gönderdi. Oradan siniler dolusu yemek getirdik. Bu yemekler sınav salonuna taşındı. O günden sonra imtihan bitimine kadar her gün bu zengin evinden yemek taşıdık. Hatta ilk gün, ‘’Acaba Aile Bilgisi imtihanında bu yemekleri tanıyıp tanımadığımızı mı soracaklar?’’ korkusuna da kapıldık! İmtihana girip çıkan arkadaşlarımızı merakla dinliyoruz. Korkulacak, heyecanlanacak bir şeyin olmadığını, mümeyyizlerin çok kolay sorular sorduklarını anlatıyorlar, sakinleştiriyoruz. Nihayet imtihan sırası bana geldi. Heyecandan titriyordum. Ferhan Mutlu, ‘’bu üzerinde olursa mümeyyizler kolay soru sorar, yanlış cevap versen bile onlar doğru söylediğini zannederler’’ diyerek küçük bir Kuran-ı Kerim’i koynuma sokuyor. Kurt’la Yurdagül Başara avuçlarına tükürüp elleriyle saçlarımı düzeltmeye çalışıyor. Temel Kitapçı ütülü ve kolalı yakalığını benim boynuma takıyor. Besmele çekerek; hayat mücadelemizin şekillenmesine yön verecek onlarca imtihandan ilkine; koynumda Kelam-ı Kadim, boynumda arkadaşımın yakalığı, üzerimde yamaklı elbisem masadaki yemeklerden gözlerimi alamayarak başladım. Öğretmenimiz ve mümeyyizler uzun bir masanın çevresinde oturmuş, getirilen dolmaları, pilavları, börekleri, tatlıları, sütlaçları yiyorlar. Öğretmenlerden bazılarının elbiselerinde, önlüklerinde ufacık yamalıklar var. Hep onlara bakıyorum. Heyecanım iyice azaldı, rahatladım. Uzunca bir süre sonra bayan öğretmenlerden birinin biber dolmasını ağzına götürürken sorduğu cevabını henüz tamamlamıştım ki yaşlı, babacan bir öğretmen, ‘’bu çocuk çalışkana benziyor. Daha fazla sıkmayalım. Aferin, hadi yavrum git’’ dedi. İmtihanlar bitti. İçimizde buruk bir sevinç var. Hepimiz ilkokul diploması aldık. Çifte Minare’nin gölgesinin düştüğü İsmet Paşa İlk Mektebi’nin cümle kapısı önünde hatıra fotoğrafı çektirdik. On kuruşum olmadığı için o fotoğraflardan maalesef alamadım. Bir bahar sabahı birbirimizden ağlaşarak ayrıldık. Metin Kömsöken, Türkan Başara, Mazhar Buyruk, İlhan Demiryontar, Ahmet Bölek, Mehmet Yücetürk, Yılmaz Sütçü, Yurdagül Başara, Dürdane Haytural, Sabahattin Değerliyurt, Huriye Sunel, Atılan Işık, Ahmet Tokdemir, Hikmet İnangun, Sabahattin Ateşyak, Öniz Özbay, Kurt, Faruk Yelmen, Emine Ergin, Raci Deneyici, Ömer Dağ, Hatice Yeğen, Hacı Ahmet Kebapçı, Ferhan Mutlu, Fahir Karagöbek, Turan Kesti, Cemil Yılmazgil, Rıfat Olgaç ve niceleri unutamadığımız sınıf ve okul arkadaşlarımızdı. Aradan altmış küsur seneden sonra sonbaharımızda son demlerini yaşarken birbirimizin hayat hikâyesinden habersiz bir ömür tükettik. Bugün o zamanki arkadaş grubundan beş altı kişi kaldık. Geçenlerde, kıtlık senelerinde gazete kâğıdına sardığı köfteleri okula getiren Sami Yeğen’in Selçuk İşhanı’ndaki bürosuna uğradım. Sarıldık, öpüştük. Dünyalar bizim oldu. Geçen yılları anarken bugün ünümüze şükrettik. Vefat eden arkadaşlarımızı anarken burnumuzun direği sızladı, yudumladığımız çaylara gözyaşlarımız damladı. KADİR ÜREDİ "Sivas’ımı Sıtkınan Sevdim" kitabından...... Bir Zamanlar Sivas sayfasından alınmıştır...


via Sivas Herfene https://bit.ly/2S14oAT

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞARKIŞLA YEMEKLERİ İlçede değişik kültürlerden insanlar yaşadığından dolayı, yemek kültürü bir hayli zengindir. 93 Harbi sırasında Kars-Erzurum'dan buraya yerleştirilen insanların kendi kültürlerini de beraberinde getirdiklerinden, o kültürlere ait birçok yemek, bütün Şarkışla'da kabul görüp, herkes tarafından yapılmaktadır. Ayni zamanda yerli halkın da, Sivasin diğer bölgelerinden çok değisik olmasada, kendine has yemekleri bulunmaktadır. Şarkışla'nin başlıca meşhur yemek ve tatlıları: Çorbalar Arabaşi çorbası Bulamaşı Düğürcükaşı Sulu köfte Tatar çorbası Yarmaaşı Herle Yemekler Arabaşi Içli köfte Madımak Su böreği Omaç Sündürme Cücük Dizman mantısı Bulgur pilavı Katıklı köfte Patates böreği Kaygana Evelik sarması Kabak çiçeği dolması Sirken böreği Velibah Yağlama Guymah Dal turşusu Keşkek Mıhla Köremez Deri Kebabı Mımbar Mantı çeşitleri Sini mantısı Ufak mantı/Bideleme Haluj/Hambal (Çerkes) Hingel Galnış-Cırdıgış (Çeçen) Üç ibikli mantı Kızıl mantı Tatlılar: Gavud Hurma tatlısı Baklava Un helvası Sütlü Hasıda Hoşaf Üzüm çorbası Ufak tatlısı Paşa Sarması Şarkışla Kaymakamlığı sayfasından alınmıştır.

via Sivas Herfene http://bit.ly/2dO2UYa

Mûr Ali Baba

Tanzimat Şairi Ziya Paşa'nın dostu, Sivas’ta medfun Kâdirî Şeyhi Mor (Mûr) Ali Baba’nın güzel bir gazeli, okuyan Emin Işık. Not: Kâdirî Şeyhi Mor (Mûr) Ali Baba (1804-1884), oğlu “Gulâmî” mahlasıyla şiirler kaleme alan Sivas’ın ilk maarif müfettişlerinden olup bir süre öğretmenlik yapan Abdülkadir Gulâmî (1854-1886), oğlu Erzurum Kongresine Sivas delegesi olarak katılan öğretmen ve şair Fazlullah Moral (1876-1942), damadı ömrünü Türk kültürüne hizmet etmeye adamış olan şair ve yazar Vehbi Cem Aşkun’dur. Anberin (sünbülün) râyihası turra-i cânan getirir, Lutf eder bâd-ı sabâ derdime derman getirir. Ben derim nükhet-i zülfün getir ey bâd-ı sabâ, O gider başıma sevdâ-yı perişan getirir. Ben derim kast ile git nâme-i dildârı getir, O gider sür’at ile katlime ferman getirir. Küfr-i zülfün urefâ rehzen-i îmân dediler, O nice küfr idi Yâ Rab gören îmân getirir. Sabr kıl Âliyâ (Sâbitâ) zillet için izzet var, Gökyüzü ebr-i kaçan bağlasa bâran getirir. F.Eraslan paylaşımıdır.
from Sivas Her…

Sebahattin Polat 1994/1995 Sivasspor eski başkanlarından

via Sivas Herfene http://bit.ly/2ufp122