Ana içeriğe atla

SİCİMOĞLU HALİL PEHLİVAN (1889-1934) Güreş, gelensel Türk sporunun başta gelen birimlerinden biridir. Cirit de olduğu gibi o da yiğitlik simgesidir. Halk arasında güreşe ilgi çocuklukta başlar, tüm yaşamı kucaklayan bir güç gösterisi olarak sürer. Pehlivanlık sporu ata geleneğidir. Harman yerleri, basma üstleri, çayırlar, yonca yerleri güreş sporu için deneme alanlarıdır. Her çocuk güçlü olmaya özendirilir. Çocuklar birbiri ile eşleşip güreşirler. Düğünler, eğlenceler güreşsiz geçmez. Sivas yöresinde güreş en sevilen spor dalı olarak 1960’lı yıllara değin yerini korur. Batıdan gelen boks, ayak topu, salon oyunları onun gerisinde kalır. Bu geleneksel spor dalının ünlüleri söylencesel adlarla halk arasında anlatılır. Çok yönlü ünlü yetiştiren doğurgan bir kent olan Sivas’ın unutulmayan güreşçisi Sicimoğlu Halil Pehlivan’dır[1]. Sivaslılar arasında destansı ad bırakan Sicimoğlu Halil Pehlivan, 1889’da Yıldızeli’nin Direkli bucağına bağlı Yücebaca köyünde doğdu. Babası Celal de pehlivandı ve gücü dillere destandı. Bir gün komşuları gücünü denemek için beline bir urgan bağlayıp öbür ucundan tüm köylü çekmeye çalıştı. Bütün bir köyün yiğidi bir Celal’i yerinden oynatamadı. Bu yüzden Celal’e “Sicimci” denir oldu. Böyle bir ortamda büyüyen Halil’i baba Celal, güreşe özendiriyor, kendisi gibi bir pehlivan yetiştirmek istiyordu. Bu dileğinde başarılı da oldu. Halil, daha ilkgençlik yıllarında tuttuğu güreşlerde göz doldurmaya başladı. Köy düğünlerinde adı duyulunca ünü Sivas yöresinde yayıldı. Ün, ünü getiriyor, birbiri ardına yaptığı tüm güreşleri kazanıyor, adı sanı dalga dalga yayılıyordu. Artık o da büyük bir pehlivandı ve babasının adına dayanarak “Sicimoğlu” adı ile anılıyordu.. Ne olduysa o günlerde oldu. Anadolu insanını eriten, bitip tükenmeyen savaşlardan biri daha patladı. Halk “Seferberlik” diye adlandırıyor, korku dolu gözlerle karalık geleceğe hazırlanıyordu. Seferberlik, kıtlık, açlık ve ölüm getiren bir tufandı. Kimi niçin savaşıyordu, kimse bilmiyordu. Gençler asker çağrılıyor, halk çocuklarını türkü ve ağıtlar eşliğinde sonu belirsiz yolculuğa yolcu ediyordu. Bütün yaşıtları gibi Halil de 1914 yılında askere alındı. Kısa süre sonra kendini tarihe 1. Dünya Savaşı” adı ile geçecek ateş çemberinin içinde buldu. Doğu Cephesinde Sarıkamış’ta ateş çemberinin ortasındaydı. Savaş Tanrısı Mars, kanlı tırpanı ile gençleri acımasızca biçiyordu. Halil, Doğu Cephesinde piyade eri olarak Kuzeydoğu Anadolu’nun suları üç denize akan yaylalar ve dağlar bütününün düğüm noktasındaydı. Dağlar şahlanmış gibiydi. Kar ve tipi bu dağların en asi gücüydü ve yer gök kalınlığı bir buçuk metreye varan karla kaplıydı. Tipiler, günü gece gibi karartıyor, beş adım uzaklık görünmüyordu. Böylesin zorlu bir ortamda Halil Pehlivan Allahuekber Dağlarında Rus hatlarını yarmak üzere saldırı birliğindeydi. Çılgın kar tipisi, gece gündüz demeden günlerdir sürüyordu. Karanlık bir ormanda kar bir metreyi aşıyordu. Soğuk, 2500 metreye varan bu yükseklikte sıfırın altında 30 dereceydi Allahuekber dramının en korkunç gecesi yaşanıyordu. Kar ve tipi içinde gece baskınları yapmak Rusların uzmanlığı gibiydi. Keçe kalçınlı, uzun pantolonlu, başlarında kocaman papaklarla birer kardan adam biçimine dönüşmüşlerdi. Saçları sakalları buzlarla bezenmiş Rus askerleri, tipili karanlığın içinde kardan biter gibi bitiyor, silah ve süngüleri ile salıyorlardı. Giderek daralan kuşatma Halil Pehlivanın bulunduğu birliği içine aldı. Subaylar sağa sola atılıyor, bir intihar arayışı gibi çözüm bulmaya çalışıyorlardı. Komutan, birliğe süngü taktırarak çemberi yarma buyruğu verdi. Ölüm ayini başlamıştı Halil, Mehmet Çavuş’la, Zaralı Osman Kantar’ın yakınında savaşıyordu. Tarihin tanığı olan bu iki kişinin anılarından Halil pehlivanın savaşı günümüze ulaşacaktı Türk askerler, Ruslar karşısında aslanlar gibi vuruşurlardı. Ne var ki Halil Pehlivan bir başkaydı. Güreş tutarken büründüğü esriklik ortamını yaşıyordu. Elindeki süngülü tüfeğe taktığı Rus askerini omzundan arkaya fırlatıyordu. Böylece elli-altmış Rus askerini biçmişti. Ama soğuğun erittiği Türk birlikleri, Ruslara göre çok cılızdı.ve Ruslar biçmekle tükenmiyordu. Çember iyice daralırken Halil dev gibi bir Rus askeri ile yüz yüze geldi. Onu da süngüleyip omzundan atmak istedi ki, elindeki tüfek kırılıp parçalandı. Halil, tüfeğin elinde kalan parçasını sopa gibi kullanmaya başladı. Elinde kalan parçayı önüne gelen düşmanın kafasına indiriyor, tümünü dağıtıyordu. Ne var ki, bu arada birlik iyice erimiş, eldeki mermi bitmişti. Komutan teslim bayrağı çekmek zorunda kaldı ve birlik Ruslara teslim oldu. Halil, Hazar kıyılarında bir tutsak kampına götürülen kalabalık tutsak topluluğu arasındaydı. Doğru düzgün yemek verilmeyen kampta, günler ayları kovalıyor, bir türlü zor tutsaklık günleri bitmiyordu. Bir gün Çariçenin araba ile tutsak kampına gelmesi ile kampta bir şenlik havası esti. Çariçe güreş tutkunuydu ve Türklerden çok büyük güreşçiler çıktığını işitmişti. Tutsaklar arasında bulunması olası bir Türk pehlivanla kendi pehlivanını güreştirmek istiyordu. Tercüman aracılığı ile tutsaklar arasında pehlivan olup olmadığını sordurmakla işe başladı. Tutsaklar arasında sessizlik başlar. Kimse böyle bir çağrıya ne yanıt vereceğini bilemiyordu. Bu ne demekti? Belki de başlarına büyük bir sorun açılacaktı. Rus çevirmen Halil’in bulunduğu çadırın önüne gelip aynı soruyu sorunca Halil, titremeye başladı, yüzü sapsarıydı ve olağanüstü heyecanlandığı gözleniyordu. Mehmet Çavuş, korkulu gözlerle Halil’e dönü sordu “Ne o Halil hasta mısın? Ne bu halin?” “Çavuşum, ben güreşmek istiyorum!” diye karşılık verdi Halil. Mehmet Çavuş kuşkuluduydu. Halil’i bu düşünceden döndürmek istedi: “Aman aslanım biz esiriz. Nemize gerek güreş. Başımıza iş açarız. Boş ver güreşi” dedi. Halil’in titremesi ve heyecanı sürüyordu ki Rus çevirmen Halil’in güreşçi olduğunu anladı. Mehmet Çavuşun engellemesini aldırmadan Halil’i güreşe çağırdı. “Hadi yiğit, korkmuyorsan çık, güreşçi olduğunu göster.” Çevirmen Çariçenin önlünü hoş tutmak için kışkırtıcı sözlerle alil’i meydana çekmeye gayret ediyordu. Halil’in gözü Mehmet Çavuşun üzerindeydi. Çavuştan izin koparmak için yalvarıyordu: “Ne olur Çavuşum bir izin ver, bir çıkayım şu Rus’un karşısına” Mehmet Çavuş ikircikte kalmıştı. Böyle bir karşılaşma sorumluk isteyen bir karardı. Kendisi böyle bir sormuğu üstlenecek konumda değildi. Rus çevirmene komutanını görmek istediğini söyledi. Rus, önce Mehmet Çavuş’un komutanla görüşmesine izin vermek istemediyse de, güreşle ilgili konuşulacağını anlayınca olur verdi. Mehmet Çavuş, Halil’i yanına alıp Binbaşı Abbas Beyin karşısına çıkarak durumu binbaşıya anlattı: Abbas Binbaşı da uygun bulmuyordu bu güreşi: “Biz esiriz. Esrirler böyle işlere karışmaz” dedi. Sonra Halil’e döndü “Belki de bu bir hile. Yenilecek olursan bütün birliğin hayatı tehlikeye girer” diye düşüncesini bildirdi. Halil, güvence veriyor, komutandan izin koparma için yalvarıordu: “Kumandanım, Allah’ın inayeti ile, sizin yüzünüzü kara çıkarmayacağım. Onların bir pehlivanı değil; on pehlivanını arka arkaya dizseler yenerim” Bunun üzerine, Abbas binbaşı, çariçe ile yüz yüze görüşme isteğinde bulundu. Ne var ki tutsak bir komutanın Çariçe ile görüşmesi olanaksızdı. Ancak Rus komutanla görüşebilirdi. Nitekim öyle oldu. Abbas Binbaşı Rus çevirmenle önce Rus kamp komutanı ardından Çariçe’yle görüştü. Durumu enine boyuna öğrendikten sonra güreşe razı oldu. Dönüşte Mehmet Çavuşa durumu özetledi: “Çariçenin kötü bir niyeti yok. Yalnız güreşi çok seviyor. Yenene, yenilene ne ödül, ne de ceza var. Türklerden çok iyi pehlivanlar çıktığını duymuş. Türk pehlivanları görmek istiyor, tümü bu. Çariçeye “birliğimde adıbelli bir pehlivan yok. Halil kendi çapında bir köy pehlivanı. Ama onun Türkleri temsil ettiğini sanmayın” dedim. Ama Çariçe bu güreş için üsteledi. Sonunda ben de kabul ettim. Şimdi bütün Türk esirlere söyleyin. Yarın güreş yapılacak. Kesinlikle herhangi bir taşkınlık yapmayın.” Ertesi gün geniş bir yerde güreş alanı hazırlanmış, güreşçileri bekliyordu. Tel örgünün bir yanında önlerinde binbaşı Abbas Bey oturan Türk tutsaklar bulunuyordu. Karşı yan Rus subay ve izleyicilere ayrılmıştı. Önlerinde Çariçe yerini almıştı. Önce Rus pehlivan geldi. Rus pehlivan da, pehlivandı hani… Uzun boylu, endamlı, sarışın bir delikanlıydı. Sürekli vücut çalıştırdığı ilk bakışta belli oluyordu. Gergin kasları, dingin, gövdesi ile göreni hayran bırakıyordu. Ardından gelen 1.85 boyunda, 96 kilo ağırlığındaki Halil, Rus pehlivanın koltuğu altında kalıyordu. Tutsaklık yüzünden teni solgundu. Türk tutsakları bir umutsuzluk aldı. Halil Pehlivan bununla nasıl başa çıkacaktı? Türk tutsakların kuşkulu bakışları arasında Rus pehlivan gidip Çariçe’nin elini öptü, Halil başı ile selamlayarak güreşi başlatmış oldu. Rus Güreşçi meydanda boy gösterip gösteri yaparken Halil sürekli peşrev çekerek dolaşıyordu. Yaşananlar ilahi bir şöleni andırıyordu. Halil perdah yaptıkça vücudu genişliyor, boğazı şiştikçe şişiyor, göğsündeki muska boğazına yapışıyordu. Bunu göğsündeki ve tepesindeki kılların dikleşmesi izledi. Giderek gövdesi şişiyor, büyüyordu. Rus güreşçi peşrev çekme bilmiyor, garip bakışlarla Halil’in gösterisini izliyordu. Türk tutsaklar, gerilim içinde olacakları bekliyorlardı. Nefesler tutulmuş, gözler yoğunlaşmıştı. Halil pehlivanın yengisi için dualar ediliyor, dudaklardan “Tanrım bizi utandırma” duaları dökülüyordu. Ruslar, kesin yengiye inanıyorlardı. Kahkahalarla gülüşerek, çığlıklar atarak gösterinin tadını çıkarıyorlardı. Mutluluklarına diyecek yoktu. Halil’in peşrev gösterisi uzadıkça Rus pehlivan sabırsızlanmaya başladı. Bir yükü omuzlarından atıp rahatlamak ister gibi, bir an önce güreşe tutuşmak istiyordu. Daha fazla dayanamayıp Halil’le tutuştu. Karşılıklı el enselerle Pehlivanlar birbirinin gücü deneme faslının ardından güreş başladı. Bir iki elensenin ardından Rus pehlivan, Halil’in sandığı ölçüde kolay lokma olmadığı anladı. İyi bir güreşçiyle karşı karşıyaydı. İyice tutuşmuşlardı. Bir Halil pehlivan, bir Rus pehlivan alta düşüyor, acımasız güç yarışı olanca hızıyla sürüyordu. Giderek çariçenin de heyecanlandığı gözleniyordu. Halil iki kez alta düşünce yerinden kalkıp seyre koyuldu. O anlarda Türk tutsakların yüreği ağızlarına geliyordu. Mehmet Çavuş’un yanında duran Sivaslı Ali de güreşçiydi ve karşılaşma üzerine sürekli Mehmet Çavuş’a bilgi veriyor, onu rahatlatıyordu. Ali’nin söylediklerine göre Halil. Bir iki kez Rus’u devirme aşamasına gelmiş, ama güreşi uzatmak için Rus’u devirmemişti. Halil kesin kazanacaktı. Bu bilgiler Mehmet çavuşu rahatlatıyor, ama korkusunu gidermiyordu. Güreş uzadıkça heyecanı artıyordu. Derken Halil’in Rus’u göğsünden kapıp kaldırdığı görüldü. Bu inanılmaz bir andı. Türk tutsaklar çılgınca alkışlıyorlar, kutluyorlardı. Halil koca Rus pehlivanı kucaklamış öne doğru yürüyordu. Rus pehlivan kucağında Çariçenin önüne doğru ilerledi. Adamı havaya tutarak durdu, bir an duraksayarak Çariçe’nin emrini bekledi. Ayağa kalkan Çariçe, eli ile yere vurmasını işaret ediyordu. Rus güreşçi çırpınıyor, umutsuzca bağışlanma bekliyordu. Bir an düşünen Halil Çariçe’nin emrine direniyor, yere vurmak istemiyordu. Yüzünde acıma duygusu egemendi. Ama Çariçenin buyruğu sürüyor, “Vur yere!” diye üsteliyordu. Bir yandan da Binbaşı Abbas Bey bağırıyordu: “Halil, vur yere, Çariçe buyuruyor!” Halil, omuzu üstünde tuttuğu pehlivanı yavaşça sırt üstü yere bıraktı. Türk tutsaklar coşku içinde birbirine sarılıyor, sevinç gözyaşları arasında birbirini kutluyordu. Çok şükür Tanrı Türkü utandırmamıştı! Bu arada Çariçe’nin Halil’i yanına görüldü. Çevirmen aracılığı ile ışıldayan gözlerle bir şeyler anlatıyor, Halil’in sözlerini bekliyordu. Uzun bir konuşma olduğu anlaşılıyordu. Halil’in sürekli başını iki yana salladığı görülüyordu. Neydi Halil’le Çariçe arasında geçen? Yarım saat kadar sonra Halil, arkadaşlarının yanına geldiğinde arkadaşları kendine sarılmış ağlıyordu. Sevinç sarhoşluğu içinde hemen herkes birtakım şeyleri unutmuş, ama Mehmet Çavuş unutmamıştı. Bir ara fırsat bulup sordu: “Halil, Ali senin bilerek güreşi uzattığını söylüyor. Yenecek anlar gelmiş, yenmemişsin. Bu doğru mu?” “Doğru Çavuşum. Bu değil, sırayla on Rus pehlivanı daha gelse, yine yenerim. Zaten ben bunu yeneceğimi, daha ilk elde anlamıştım. Çariçe’nin güreşi çok sevdiğini gördüm. Onun için işi biraz uzattım.” “Güreşten sonra, Çariçe ile ne konuştunuz? Neydi bu uzun konuşma?” “Bana, ‘seni yanıma alayım. Her gittiğim yerde güreş. Böylece esirlikten de kurtulmuş olursun’ dedi. Ben de ‘arkadaşlarımdan ayrılıp sizinle gelemem’ dedim. Bunun üzerine ‘yazık senin devletine ki, senin gibi bir pehlivanı cepheye ölüme sürüyor’ dedi. Böyle bir konuşma geçti aramızda.” Tutsaklık sürerken, aralıklarla güreş karşılaşmaları yapılıyor, Ruslarla Türkler arasında güç yarışı deneniyordu. Ama her defasında Halil karşısında çıkarları çerez gibi eziyordu. Halil buna benzer birkaç güreş daha yaptı. Tümünde karşısındakileri yendi. Yeni bir güreş günü öncesinde garip bir olay yaşandı. Ayrı bir koğuşta yatacağı gerekçesi ile Halil kaldığı koğuştan alındı. Kendisine tek başına uyuyacağı bir odaya götürüldü. Ertesi günkü güreşte Halil rakibini kolayca yere vururken rakibine seslendi: “Beni bacınla yeneceğine, kendin yenmeye çalış.” Türk tutsaklar bu sözlere şaşırmıştı. Ne demek istiyordu Halil? Yanlarına döndüğünde bu konuşmanın nedenini anlattı: Ferah odada Halil tek başına uykuya dalmak üzereyken bir Rus güzeli içeri girmiş, kendisiyle sevişmek istemiş. Halil reddetmişti. Bir süre sonra uykuya daldığı sırada aynı kız, yeniden odaya dalmış, koynuna girmek için diremiş. Halil uykulu gözlerle yataktan kalkıp kızı odadan dışarı atmıştı. Halil’in konuşmasının nedeni buydu. Tutsaklık sonrası Halil yeniden Sivas’taydı ve ünlü bir pehlivandı. O yıllarda düğünler, şenlikler güreşsiz geçmiyordu ve pehlivanlar bu yerlerin baş konuğu oluyordu. Sicimoğlu, Tokat, Yozgat, Amasya, Samsun gibi illerde güreşler yapıyor, ününe ün katıyordu. Ağaların beylerin güreşçileri, şairleri yanlarına alıp korumaları geleneği vardı. Halil’i, Mihrali Bey korumasına aldı. Sivas yöresinde destansı ad olarak güreşlerini sürdürdü. Sivaslılar, Halil Pehlivan’ı pek tutuyordu. Tüm güreşleri bir şölen oluyor, halk izlemek için koşuyordu. Art arda yaptığı güreşlerde yenilmezliği pekişiyordu. Uzak illerde güreşçiler bu yiğit adamla güreşmek üzere gelirler. O yılları yaşayan Sivaslılar yaşaran gözlerle anlatırlardı Sicimoğlu Halil’in güreşlerini. Sivaslı esnaflardan Topal Ali adı ile anılan Ali Filizöz bütün güreşlerini izlediğini söylerdi. Halil’in peşrev çekerken ellerini topuk tabanına vuruşunu, tüylerinin diken diken oluşunu, teninin genişlemesini betimlerdi. Bu güreşler, çoğunluk ünlü Taşhan çarşısı içinde yapılırdı. Güreş öncesi Taşhan’ın taş zeminine gübre tepilerek esnek bir taban hazırlanırdı. Topal Ali’nin anlattığına göre Sicimoğlu alttan güreşirdi. Güreşe çıkarken ufak tefek gözükür, peşrev yaptıkça gürbüzleşir, göbeğinin üstünde duran muska boğazına otururdu. Başındaki tüyler horoz kepezi gibi diken diken olurdu. Peşrev yaparken yeri kazır, Ardından toprağı fırlatırdı. Yer ne ölçüde sert olursa olsun toprağı eşerdi. Bir boğa gibi güçlüydü. Halil sık sık Yıldızeli’nin Konaközüne uğrar, çeşitli gösterilerle halkı eğlendirirdi. Konaközülü Rıza Çavuş, Sicimoğlu’nun değirmen taşı taşıdığına en az on kez tanık olmuştu. Bir defasında cuma namazından çıkan köylüler, -babasında olduğu gibi onun da beline urgan bağlamış, çekmeyi denemişler, otuz kırk genç Halil Pehlivanı yerinden oynatamamışlardı. Halil gergin dizini karşı yöne atınca otuz kırk kişilik gençleri kendinden yana getirmişti. Halk benzetmesi ile “camuz gibi” güçlü biriydi. Vali Refik Paşa döneminde Taşhan’da büyük güreşler düzenleniyordu. Sicimoğlu bu dönemde Mihrali Bey’in pehlivanıydı[2]. Sicimoğlu ile güreşmek üzere uzak illerden iki pehlivan geliyor, büyük güreş şölenleri düzenleniyor, kazanan pehlivana ödüller veriliyordu. Uzak illerden iki pehlivan Halil Pehlivanla güreşmek üzere kalkıp Sivas’a gelmişlerdi. Bunlardan biri Kastamonu’dan gelen üEyüp Pehlivan ünlü pehlivandı. Ünlü pehlivanlardan Arnavutoğlu’nun torunu oluyordu. Diğeri ise İstanbul’dan gelen ünlü Ethem Pehlivan pehlivanlardı. Bu iki pehlivan, Sicimoğlu’nun yayılan ünü karşısında, onun adını silmek için birlik oluşturmuşlardı. Sicimoğlu, Eyüp pehlivanı ünlü kılıç oyunu ile devirdi. Ethem Pehlivan ise ancak yarım saat dayanabildi ve kurtuluşu sırt üstü yatıp teslim olmakta buldu. Sivas’ın tarihsel çarşısı Taşhan’da yapılan bir güreşte yaşanan olayları eski Sivas esnafında Topal Ali adı ile anılan Ali Filizöz şöyle atlatmıştı: [1]Bu konuda tek yazılı kaynak Fahri Er’in, Meşhurlar ve Sivas’lı Pehlivanlar adlı çalışmasıdır. 1966 yılında Sivas’ta basılan kitap halktan derlenen bilgiler dayanır. Kimi çelişkili ve yanlış bilgiler bulunmasına karşın, bu iddiasız çalışma yararlı bir hizmet görmektedir. Yazımızda biz, Fahri Er’in bu kitabın yanında Sivas eşrafından kimi yaşlıların anlarından yararlandık. [2]Destanlara konu olan ünlü Mihrali Bey’in Sicimoğlu Halil Pehlivan’ın koruyucusu olması zaman bakımından uyuşmuyor. Kars Karapapak Türklerinden olan Mihrali Bey, 1844 yılında o zamanlar Rusya sınırları içindeki Keçeli köyünde doğmuş, 1906 yılında Yemen’de ölmüştür. Onun yaşamöyküsünü Sivas Kabadayıları kitabımızda işlemiş bulunuyoruz. Eski Pehlivanlardan Fahri Er’in kitabında ve sözlü anlatılarda adı geçen Halil Pehlivan’ın koruyucusu Mihrali Bey, bu ünlü Mihrali Bey değildir. Belki ünlü Mihrali Beyin yakınlarından aynı adda biridir. Ya da başka biridir. Bu sav tümden yanlış olamaz. Çünkü Sicimoğlu için yazılan destanda da Mihrali Bey adı geçmektedir. Fuat Bozkurt


via Sivas Herfene https://bit.ly/3s2SLZs

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Pamukpınar öğretmen okulu Tarihçe Pamukpınar Köy Enstitüsü, Sivas-Tokat karayolu üzerinde Yıldızeli’nin 5 km kuzeyinde 1941 yılında kuruldu. Pamukpınar adının nereden geldiğinin iki ayrı söylencesi var: 1. hoş içimli kaynak suyundan geliyor. 2. yerleşke bölgesinde yüzeyden akan kireçli pınar suyu aktığı yerleri beyaza dönüştürdüğünden Pamukpınar adı kalıcılaşıyor. Kısacası Pamukpınar ismi bir sudan geliyor. Pamukpınar topraklarının istimlak işleri 1938 yılında yapıldı. 700 dönümlük arazi üzerinde 1941 yılında faaliyete geçti. Okulun yerleşme ve spor alanları hariç 400 dönüm ekilip, işlenebilir arazisi vardır. Akçadağ Köy Enstitüsü’nde okuyan Sivas, Tokat ve Erzincan’lı öğrenciler (efsane öğretmenimiz Ömer Yurdagül’ün rehberliğinde) getirilerek 2. ve 3. sınıflar oluşturuldu. Adı geçen illerin köylerinden, ilkokulu bitiren öğrenciler alınarak 1. sınıflar oluşturuldu. Başta okul müdürü Ethem Salmangil, bir müdür yardımcısı, üç öğretmen ve yüz seksen öğrenci ile eğitim-öğretime başlandı. Henüz derslik, yemekhane, yatakhane ve lojman binaları yokken; öğrenciler Yıldızeli’ndeki Cumhuriyet İlkokulu’nun zemin katında yatıyor, yemeklerini de orada yiyorlardı.. Havaların iyi olduğu günlerde Pamukpınar’a gidilerek temeller kazılıyor, tuğlalar hazırlanıyor, binaların yapımında öğrencilerin de beden gücünden yararlanılıyordu. 1942 yılından itibaren normal eğitim-öğretimin yanı sıra eğitmenler de yetiştirilmeye başlandı. Askerliğini yapmış, okuma yazma bilen erkekler alınarak, Nisan ayı ie Ekim ayı arasında kurslarda yetiştirilip, köylere Eğitmen olarak gönderiliyorlardı. Yetişkin bu insanlardan binaların yapım ve bakımlarında da yararlanıldı. Bu Eğitmenler’in kırsal bölgelerin eğitim ve kalkınmalarına büyük katkıları olmuştur. Eğitmen yetiştirilmesine 1948 yılına kadar devam edildi. Okulun kuruluşundan itibaren Döner Sermaye teşekkül ettirildi. Arazinin yarısı ekilip, biçilirken diğer yarısı nadasa bırakılıyordu. Örnek verirsek; 1964-1965 Ekim’i sonunda 8 ton arpa, 9 ton yulaf, 10 ton buğday, 2 ton saman, 3 ton ot, 1 ton yonca üretildi. Ayrıca büyükbaş hayvanlar ve kümes hayvanları da yetiştirilerek, bunların etinden, sütünden yararlanılıyordu. Yine küçük bir orman haline getirilen Pamukpınar arazisinde çam, söğüt, kavak, elma, erik, akasya, meşe vs. ağaçlar yetiştirilmiştir. Ayrıca yaz aylarında okulun büyük sınıf öğrencileri dönüşümlü olarak okula çağırılarak tarım işlerinde çalıştırıldı. Köy enstitüleri 1952 yılında zamanın yöneticileri tarafından kapatıldı. 1952 yılından itibaren 6 yıla çıkarılarak PAMUKPINAR YATILI ERKEK ÖĞRETMEN OKULU olarak eğitim öğretimini sürdürdü. 1976 yılından itibaren, ÖĞRETMEN LİSESİ’ne dönüştürüldü. 1988 yılına gelindiğinde; öğretmen lisesinin içinde bir de GÜREŞ OKULU açılarak; 1990 yılına kadar çift okullu Eğitim Öğretim sürdürüldü. 1990 yılından 1997 yılına kadar PAMUKPINAR ANADOLU ÖĞRETMEN LİSESİ adiyla faaliyetine devam etti. 1997 yılından itibaren, YATILI İLKÖĞRETİM BÖLGE OKULU’na (YİBO) dönüştürüldü. 2014 yılından beri ise YATILI BÖLGE ORTAOKULU statüsünde Eğitim ve Öğretim’e hizmet veriyor. Pamukpınar 4000′e yakın öğretmen yetiştirerek yurdun her tarafına göndermiştir. Yurdumuzun her tarafında Pamukpınar’dan yetişmiş hemen her meslekten insana rastlamak mümkündür. PAMUKPINAR’DAN YETİŞENLER Cahit Külebi Şair Sabri Özer Şair ve Yazar Mahmut Özdermir Bakan Nihat Canpolat Vali Amir Çiçek Vali Halil İbrahim Akça Büyükelçi Mehmet Çağlar Genel Müdür Necati Yalçın Prof. Dr. Hüsnü Aydoğdu Müzisyen Dursun Çiçek Albay Dr. – Mv. Şeref Eroğlu Güreşçi (Dünya Şampiyonu) Hakkı Bulut Sanatçı Mehmet Güler Yazar Hasan Göztepe Yazar Ali Doğan Halk Ozanı Tevfik Karakaya Profesör Niyazi Ünsal Eski Erzincan Senatörü Emin Özdemir Yazar Mehmet Ceylan Profesör Dr. Kadim Ceylan Profesör Dr. Ahmet Erbil Fizik Prof. Dr. Amerika (NASA) Orhan Çakırer Prof. Dr. Ali Bozkurt TÖB-DER Genel başkanı Abbas Cılga Şair- Yazar Hazım Zeyrek Şair- Yazar Mehmet Adem Solak Şair- Yazar

via Sivas Herfene http://bit.ly/2s3MhyS

Yılmaz Güney’in Temeltepe hatırası.. Ahmet Caniklioğlu arşivi

via Sivas Herfene https://bit.ly/3fcuwTm

Sivas'ta Tahta Gazoz kasalarına son bakışlar 😥

via Sivas Herfene https://bit.ly/3AyFXiN