Ana içeriğe atla

BEKİR CİNGÖZ, NAM-I DİĞER: BEKİR ÇAVUŞ Cemal Granda anlatıyor: ''Bekir Çavuş Atatürk’e çok hizmet etmiş bir askerdi. Cumhuriyet devrinde de uzun süre Atatürk’ün yanında kaldı. Çok sevdiği hizmetkarlarından biriydi. Birinci Dünya Savaşında, Çanakkale’de yanında bulunmuş, Mütareke yılları içersinde o da her asker gibi terhis olmuş, baba ocağı Çankırı’ya dönmüş. Aradan uzun bir zaman geçtiği halde Bekir Çavuş annesinin yanından ayrılmaz. Bir gün Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geçtiğini duyan annesi hemen oğluna: – Haydi çocuğum, eşyalarını topla. Senin kumandanın Ankara’ya gitti. Orada asker topluyormuş, ordu kuracakmış. Senin de orda olman lâzım. Derhal hazırlan ki, yarın sabah yola çıkasın… Bekir Çavuş bu işe pek istekli değildir. Barut kokusu, ateş ve şarapnel yağmuru, yoksunluk onu yıldırmıştır. Anne, daha kaç gün oldu askerden geleli… Deyince annesi: Eğer gitmek istemezsen sütümü sana helâl etmem. Derhal gideceksin, anladın mı? Der. Annesinin bu sözünü emir sayan Bekir Çavuş: Derhal anneciğim… Diyerek ertesi sabah Ankara’nın yolunu tutar. O zaman tren falan yok… Dağ tepe demez, Çankırı-Ankara arasını yaya olarak alır. Atatürk’ün oturduğu Çankaya’daki o zamanki adıyla Papazın köşküne gelir. Atatürk, eski askerini görünce: -Bekir Çavuş, nasıl oldu da sen buraya geldin? Diye sorar. -Paşam, sizin Ankara’ya geldiğinizi duyunca hemen heybemi omuzlayıp koştum. Fakat Atatürk, Bekir Çavuşu çok yakından tanımaktadır: -Sen kendiliğinden gelmemişsindir. Seni annen göndermiştir. Yoksa sana kalsa zor gelirdin… Atatürk, Bekir Çavuşun bu sözlerden gücendiğini anlayınca şöyle konuşmuş: -Çok iyi etmişsin de gelmişsin… Aferin sana… Atatürk bundan sonra Bekir Çavuşun gözlerinden öper. Geldiğinden dolayı hem teşekkür eder, hem de Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi Çavuş olarak yanında kalmasını ister. -Fakat bu sefer mağlubiyet yok ha… Ona göre… Der. Ertesi gün Eskişehir’e hareket ederler. Orada karargâh kurarlar. Bir zaman burada kalırlar. Yunanlılar Eskişehir’e yaklaşmaktadırlar. Bu sırada ters bir rastlantı, Sakarya’da cepheyi teftiş ederken, yanındakilerden birisi Atatürk’ün sigarasını yakmak için kibrit çakar. Bundan hayvan ürker ve Atatürk attan düşerek kaburga kemikleri kırılır. İlk tedavisi yapıldıktan sonra röntgeni alınsın diye Ankara’ya döner. Kırılan kaburga kemiklerinden birinin ucu, ciğerini zedelediği için Atatürk çok acı duymakta, nefes bile almakta güçlük çekmektedir. Kırık kemik plasterle tutturulduktan sonra biraz rahata kavuşan Atatürk, doktorların dinlenme öğüdünde bulunmasını hiçe sayarak hemen otomobiline atlar ve cepheye koşup Sakarya savaşını yönetir. Orduya sonuncu taarruz emrini verdiği gün Atatürk’ün kırık kaburgaları da iyi olmuştur. Atatürk’ün hizmetinde bulunduğum ilk günlerde köşkte görevli bulunan Bekir Çavuş bu olayı hem anlatır, hem gözleri yaşarırdı. Ben de bu hikâyeleri ona tekrarlattırmaktan haz duyar. «Haydi anlat!» diye ısrar ederdim. Çavuş ta dayanamaz, başlardı anlatmaya… Atatürk’le İlgili bilmediğim birçok şeyleri Bekir Çavuştan öğrenmişimdir. -Atatürk hasta olduğu zaman nasıl bakardın Çavuş? -Hiç unutmam Çelebi… Atatürk attan düştükten sonra çok hastalanmıştı. Yatakta yatıyordu. Oysa her sabah banyo yapmadan duramazdı. Fakat bu banyoyu bildiklerimizden sanma. O zaman duş falan ne arar? Bir kova soğuk suyu başından aşağı dökerdim. İşte banyo dediğim budur. Ama attan düşüp kaburgaları çatladığı için artık su dökünemiyordu. Sabunlu su ve süngerle vücudunu ovardım. Günlerce Atatürk’ü bu şekilde banyo yaptırdım. Bir de keçinin boynundan çıkardığım bir çıngırağın ucuna ip bağlayarak sofaya uzatmıştım. Çıngırağın altında oturur, nöbet beklerdim. Hasta, olduğu halde bir şezlonga uzanır, önünde bir Sakarya haritası, hep onunla uğraşır dururdu. Bir şey isteyeceği zaman da ipi çeker, beni çağırırdı. Derken Yunan kuvvetleri ağır basmaya başladılar. Biz de Eskişehir’i bırakmak zorunda kaldık. Atatürk’ün önceleri düşüncesi, Ankara’yı da bırakıp daha içerlere gitmek ve düşmanı tam yok etmekti. Fakat sonra bu düşüncesini değiştirdi. «Ankara’yı terk edersem Türk milletinin maneviyatı bozulmaz mı?» diye düşünüyordu. Bu yüzden Ankara’yı sonuna kadar boşaltmadık. Bekir Çavuş bir kez coştu mu, ağzını kapıyamazsın. Bir sor, on cevap al ondan. -Atatürk Cumhurbaşkanı olduktan sonra bir değişiklik oldu mu O’nda? Diye sordum. -Tabii!. Dedi. Eskiden kavhaltı zeytin peynirdi. Şimdi ise ince kahvaltı istiyor. (Kavun, gül reçeli ve beyaz peynir) Eski halini galiba unuttu. Atatürk, çok zaman gece sofradan misafirler ayrıldıktan sonra Bekir Çavuş’u çağırır ve şu kahvaltıyı isterdi: -Peynirli sulu omlet, bir dilim kavun ve gül reçeli… Bekir Çavuş, Atatürk’ün istediği en iyi omleti yapmakla ün salmıştı. Zaten kendisi Lâtife Hanım tarafından gayet iyi yetiştirilmişti. Bütün elbiselerini, gömleklerini o hazırlar, papyonlarını -kaba olduğu halde- çok iyi bağlardı. Bekir Çavuş’un ayrılışı da hayli ilginç olmuştur: Çavuş bir gün Tepebaşı Gazinosu’nda içkisini içmektedir. İlerdeki masada iki arkadaş kavgaya tutuşmuşlar. Kavgacılardan biri Galatasaraylı boksörlerden. Çavuş bunları ayırmak istiyor. Dinletemeyince de fors (!) koyuyor: -Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Bana Bekir!.. derler. Deyince boksör bunu Avrupa’dan gelen futbolcu Bekir sanarak hemen elini sıkıyor ve yanaklarını öpüyor. Bu olayı o devrin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Başyaver Rüsuhi Bey, Atatürk’e bildirip şikâyette bulunuyorlar. Bundan sonra Bekir Çavuş polislikten komiser olarak emekliye ayırtılıp, yanına da bir miktar para verilerek köyüne gönderiliyor. Çavuş sonradan kemik veremine yakalanmış. On beş yıl kadar önce Çankırı’nın Dikenli köyünde öldüğünü öğrendik. Kaynak: Atatürk’ün Uşağı İdim, Cemal Granda, sf:188-192


via Sivas Herfene http://bit.ly/2swdNn1

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞARKIŞLA YEMEKLERİ İlçede değişik kültürlerden insanlar yaşadığından dolayı, yemek kültürü bir hayli zengindir. 93 Harbi sırasında Kars-Erzurum'dan buraya yerleştirilen insanların kendi kültürlerini de beraberinde getirdiklerinden, o kültürlere ait birçok yemek, bütün Şarkışla'da kabul görüp, herkes tarafından yapılmaktadır. Ayni zamanda yerli halkın da, Sivasin diğer bölgelerinden çok değisik olmasada, kendine has yemekleri bulunmaktadır. Şarkışla'nin başlıca meşhur yemek ve tatlıları: Çorbalar Arabaşi çorbası Bulamaşı Düğürcükaşı Sulu köfte Tatar çorbası Yarmaaşı Herle Yemekler Arabaşi Içli köfte Madımak Su böreği Omaç Sündürme Cücük Dizman mantısı Bulgur pilavı Katıklı köfte Patates böreği Kaygana Evelik sarması Kabak çiçeği dolması Sirken böreği Velibah Yağlama Guymah Dal turşusu Keşkek Mıhla Köremez Deri Kebabı Mımbar Mantı çeşitleri Sini mantısı Ufak mantı/Bideleme Haluj/Hambal (Çerkes) Hingel Galnış-Cırdıgış (Çeçen) Üç ibikli mantı Kızıl mantı Tatlılar: Gavud Hurma tatlısı Baklava Un helvası Sütlü Hasıda Hoşaf Üzüm çorbası Ufak tatlısı Paşa Sarması Şarkışla Kaymakamlığı sayfasından alınmıştır.

via Sivas Herfene http://bit.ly/2dO2UYa

Sebahattin Polat 1994/1995 Sivasspor eski başkanlarından

via Sivas Herfene http://bit.ly/2ufp122

KIZLAR SİNİSİ EFSANESİ (Sivas/İmranlı) Orhan Karahan hocamızın paylaşımıdır .. Kızılırmak, Kızıldağ'dan doğar. Kızıldağ'da 'Beş Gözeler' denilen su kaynağının yakınlarında, peri bacalarına benzeyen kayalıklar vardır. Halk arasında buranın adı 'Kızlar Sinisi'dir. Bu efsanenin iki rivâyeti vardır, ilk anlatı şöyledir: Bir savaş sırasında düşmanların baskınına uğrayan Karataş köyünün kızları, izlerini kaybettirmek için Kızıldağ'a sığınırlar. Ne var ki, onları takip eden düşman askerleri, kızların izini bulur. Düşman eline düşmektense, ölmeyi tercih eden kırk kız, "Allahım, taş kesilelim de, düşman eline geçmeyelim." diye dua ederler. Bunun üzerine duaları kabul olur ve kırk kız taş kesilir. Efsaneye göre çok eski zamanlarda bir gelin alayı, Kızıldağ yamaçlarından geçerken eşkiya hücumuna uğrar. Eşkıya düzlükteki yolu kestiği için, düğün alayı Kızıldağ'a tırmanmaya başlar. Gelin, eşkiya elinden kurtulamayacağını anlayınca Allah'a yalvarır. 'Ya onları taş kes, ya beni taş kes' der. Düğün alayı o anda Kızıldağ'ın yamacında taş kesilir. Gerçekten de o yörede, uzaktan bakıldığında, dağın yamaçlarına yayılmış ve bir düğün alayını anımsatan irili ufaklı kayalar görülür; hatta bunların arasında bir çeyiz sandığı bile vardır... "Sini", Farsça'da "cemal" anlamına gelmektedir. Efsanedeki kırk kız, yüzlerini kimseye göstermemek için Allah'a dua etmiş, bu nedenle taş kesildikleri yere "Kızlar Sinisi" denmiştir. (Kaynak: Anthony E. OCEAN - Türk Mitolojisi)

via Sivas Herfene http://bit.ly/2h0ob4a